A short script for a video work in progress of the same name.
Leaving a trace was not about remembering something forever or thinking about it all the time. It was about not being able to stay the same after you had lived through it.
Once again, everything began with a simple story. One of the figures in my mind had set out on a journey in his sleep. In the dream, he saw three cats and a staircase. He walked down the stairs and leaned against a wall. One of the cats climbed up the wall and said to him, “This wall is only a thought.” He tried to remember who the cat was. After all, being a cat didn’t mean the cat was him.
Then he woke up and started thinking. “Did we invent time?” he asked. I held my breath and looked at my watch. I closed my eyes and listened for a while, waited, but somehow I still couldn’t realise that I was the one asking the question.
Then I watched the reflections in the shop windows. The little birds behind me, the ice-cream cones, the clocks—they were looking at themselves. A song made up years ago by a little girl looking into those same windows was finally echoing against the walls. On their balconies, men rocked solemnly in their chairs, recording everything that happened entirely wrong.
Just then, time slowed down and it began to rain on the reflections. The birds’ eyes got wet, the smallest letters in the newspapers got wet, the keyholes in the doors got wet, cigarette smoke mingled with the cats’ wet tails, women with windy hair falling into their eyes began to run slowly. Under an oleaster tree, a seven-year-old girl lay wondering why she could never grow up like everyone else. Her heartbeat slowed. That very day, she thought the first raindrop had fallen on her before anyone else, and she immediately hid among the colors on the wall. The enormous clocks in the shops blurred, so did the salt shakers on the tables and certain thoughts drifting through the air. Half-sleeved mannequins, misspelled words among the bushes, houses with enormous entrance doors and attics that had gone unused for years, black-and-white lights... Everything folded into everything else.
Looking at myself in a shop window was so unlike me that I wanted to try it, just to see what exactly felt so unlike me.
Among crooked layers where cats, earrings, wings and whispers, stairwells, sounds left hanging in the air, letters and memories whose disappearance had not yet been noticed all passed into one another, where memories were remembered entirely wrong, where in some universes not everyone had a mother and births continued nonetheless, I looked for one of the possible versions of my constantly changing silhouette.
It wasn’t far. But getting closer meant passing through far too many doors.
______
İz bırakmak, unutamamak ya da sürekli düşünmek değil de, bir şeyi deneyimledikten sonra aynı kalamamaktı.
Her şey yine basit bir hikâyeyle başladı. Aklımın içindeki kişilerden biri uykusunda bir yolculuğa çıkmıştı. Rüyasında üç kedi, bir merdiven gördü. Merdivenden aşağı indi, bir duvara yaslandı. Kedilerden biri duvara tırmandı ve ona, “Bu duvar bir düşünceden ibaret,” dedi. Kedinin kim olduğunu hatırlamaya çalıştı. Onun kedi olması, kedinin o olması anlamına gelmiyordu en nihayetinde.
Derken uyandı ve düşünmeye başladı. “Zamanı biz mi uydurduk?” dedi. Nefesimi tuttum ve saatime baktım. Gözlerimi kapatarak bir süre dinledim ve bekledim, ama soruyu soranın ben olduğunu bir türlü fark etmedim.
Sonra dükkân camlarındaki yansımaları izledim. Arkamda duran küçük kuşlar, dondurma külahları ve saatler kendilerine bakıyorlardı. Aynı camlara yıllar evvel bakan küçük bir kızın uydurduğu şarkı nihayet duvarlarda yankılanıyordu. Balkonlarından olup biteni tamamen yanlış kaydeden adamlar ciddiyetle sandalyelerinde sallanıyordu.
O sırada zaman yavaşladı ve yansımalara yağmur yağmaya başladı. Kuşların gözleri ıslandı, gazetelerin en küçük harfleri ve kapıların anahtar delikleri ıslandı, sigara dumanları kedilerin ıslak kuyruklarıyla karıştı, rüzgârlı saçları gözlerine giren kadınlar yavaşça koşmaya başladı. İğde ağacının altında uzanıp neden bir türlü herkes gibi büyüyemediğini anlamaya çalışan yedi yaşında bir çocuğun kalp atışları yavaşladı. Çocuk tam da o gün ilk yağmur damlasının önce kendi üzerine düştüğünü sandı ve duvardaki renklere saklandı. Dükkânların kocaman saatleri, masalardaki tuzluklar ve havada dolaşmakta olan birtakım düşünceler bulanıklaştı. Yarım kollu mankenler, çalıların arasındaki yanlış yazılmış kelimeler, tavan araları yıllardır kullanılmayan, kocaman giriş kapılı evler, siyah beyaz ışıklar... Hepsi birbirine karıştı.
Vitrinde kendine bakmak o kadar bana göre bir şey değildi ki, neyin bu kadar bana göre olmadığını görmek için onu denemek istedim.
Kedilerin, küpelerin, kanatların ve fısıltıların, apartman boşluklarının, havada asılı kalmış seslerin, harflerin ve kaybedildiği henüz fark edilmemiş hafızaların birbirine geçtiği, hatıraların tamamen yanlış hatırlandığı, bazı evrenlerde herkesin bir annesi olmadığı ve doğumların buna rağmen sürdüğü çarpık katmanların arasında, sürekli değişmekte olan kendi siluetimin ihtimallerinden birine bakındım.
Uzak değildi. Ama yakınlaşmak için çok fazla kapıdan geçmek gerekiyordu.
◼︎